ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  HADİSLERİN DELİL 1
 
HADİSLERİN DELİL OLMADIKLARININ MANTIKSAL KANITLARI

1- Hadislerin içerisinde uydurmaların da olduğu en müteşeddid hadisçilerin bile kabulüdür. Hangisinin mutlak manada sahih olduğunu yalnızca ALLAH bilir. Zaten hiçbir hadis üzerinde mutlak bir mutabakat yoktur. Bir hadisçinin sahih kabul ettiğini diğeri rahatlıkla garip, zayıf diye adlandırır. Yani işin bir standardı yoktur. Bu nasıl bir din ki beyyineler kişiden kişiye değişebilmektedir? 

Abdullah b. Amr Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu, demiştir:-Hacca gidecek veya umre yapacak olan kimse ile Allah yolunda savaşacak olan kimsenin dışında hiçbir kimse deniz taşıtlarına binemez. Çünkü denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır. [1] [2] 

2- Hadislerin zan olduğu hadisçilerin bile itirafıdır. Hiçbir hadise, bunu yüzde yüz peygamberimiz söylemiştir denilememektedir. Zaten kendileri bile hadisleri “rivayet” olarak adlandırırlar. Sanılar dinde asla delil olamaz. Çünkü zan, gerçek karşısında hiçbir anlam ifade etmez. Hatta zannın birçoğu günahtır.(49:12) 

10:36 Onların çoğu ancak zanna uyarlar. Oysa zan, hakikat karşısında bir şey ifade etmez… 

3- Hadislerin ilk derlenişi hicri 159 yılındaki Muvatta’dır. Dolayısıyla bu ilk derleme bile yedi nesil sonra yapılmıştır. Arada hiç yabancı aracıların olmadığını varsaysak bile yedi göbek değişmiştir. Oysaki aynı ortamda, aynı mekânda ve aynı zamanda yedi kişi yan yana gelsek ve en baştaki bir cümleyi yanındakinin kulağına fısıldasa bu cümle yedinci kişide bambaşka bir formatla çıkar. Bu oyun çok yaygındır. Ve genellikle bu şekilde sonuçlanır. Bu basit gerçek, apaçık gösterir ki 159 yıl boyunca kulaktan kulağa, dilden dile ve nesilden nesle aktarılan hadislerin, tamamen iyi niyetli insanlar oldukları ön kabulüyle bile büyük tahrifatlara uğrayacağı açıktır. Böylesine tahrifatın olduğu hadisleri kaynak olarak kabul etmek, eğer işin içerisinde art niyet yoksa yalnızca aklını kullanmamaktan ve aptallıktan ileri gelir. 

8:22 ALLAH katında mahlukların en kötüsü aklını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.[3] 

4- Hadisler, eğer dinde böylesine önemli kaynak ise neden Peygamber Efendimiz ve dört halife yazılmasını yasaklamışlardır. Sizin tanımlamanıza göre bu durumda onlar İslam dinine en büyük ihaneti etmiş kimselerdir. Çünkü onların yüzünden birçok hadis kaybolmuştur.  

Ebû Saîd el-Hudrî'den: “Bazen arkadaşlarla oturur ve Hz. Peygamber'den duyduklarımızı yazardık. Bir keresinde Resûlullah yanımıza geldi ve: "Ne yazıyorsunuz ?" diye sordu. Biz de:''Senden duyduğumuz şeyleri yazıyoruz dedik. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: "Allah'ın Kitabı ile birlikte başka bir kitap mı yazıyorsunuz?'' Biz sadece senden duyduğumuzu yazıyoruz."Allah'ın Kitabını yazın! Allah'ın Kitabı ile birlikte başka bir kitap mı yazıyorsunuz, sadece Allah'ın Kitabını yazın! Sadece onu yazın!"Bunun üzerine biz de onları bir tepede topladık ve hepsini yaktık. [4] 

5- Peygamberin ağzından çıkan her sözün, şu anda eksiksiz ve gediksiz bir şekilde elimizde olduğunu kimse iddia edemez. Zaten böyle bir sözü söyleyen de çıkamamıştır. Bu durumda hadisler, dinde olmaza olmaz bir konumda iseler dinimizin otomatikman eksik olduğunu gösterir. Çünkü 23 yıl boyunca risalet görevini yapan Hz. Muhammet, (as) bu süre zarfında birçok söz söylemiştir. Örneğin; eşi Hz. Hatice annemizle birebir binlerce farklı diyalogu olmuştur. Hz. Hatice’den tek bir hadis bile rivayet edilmemektedir. Gene ilk Müslümanlardan Hz. Zeyd, Hamza ve Musab gibi Resulullah’tan önce şehit düşen sahabelerden de. Bu da uzaklara gitmesek bile, efendimizin risaletinin yarı süresi boyunca konuştuklarının tamamının uçup gittiğini gösterir. Eğer hadisleri hüccet kabul edersek en iyimser tabloya göre bile dinimizin yarısının kaybolup gittiği manasına gelir. 

Bunun dışında, sahabelere nispet edilen hadis sayısı da dengesizliği ortaya koyar. Peygamberimizin ilk gününden beri yanında olan ve binlerce özel görüşme yapan Ebubekir, Ömer, Ali, Talha, Zübeyir, gibi ashabın naklettiği hadis sayısının toplamı bir Ebu Hureyre etmemektedir. Ayrıca Buhari, 9.082 hadislik sahihini 600 bin hadisten seçtiğini söyler, diğer hadisçilerin de benzer beyanları vardır. Bu durumda şu ortaya çıkar: Buhari’nin ve diğerlerinin eledikleri sözler arasında (ki bunlar %99’a tekabül ederler) tek bir tane bile doğru hadis yok muydu? Gene bu geçen 200 yıllık zaman zarfında peygamberin hiçbir sözü unutulmamış mıdır? Peygamberimiz 23 yıl boyunca genellikle cemaatle vakit namazı kılmış ve hutbe irad etmiştir. Gene kendisine has bir grupla gecenin üçte ikisinden az üçte birisinden fazla Kuran çalışması yapmıştır. (73:20) Lakin bu dönemlerde neler konuşulduğuna dair elimizde hiç bir boş nokta bırakmayan vesikalar mevcut değildir. Medine dönemini sayarsak, Hz. Muhammet on yılda 520 Cuma namazı kıldırmıştır. Bu 520 hutbe eder. Veda hutbesi haricinde elimizde baştan sona kayıt altına alındığı iddia edilen tek bir hutbe bile yoktur. Bu da çok açıkça, hem de şahsi değil tamamen dine dair, peygamberimizin pek çok sözünün kaybolduğunu gösterir.  

Ek olarak Resulullah, risaleti boyunca sadece Müslümanlarla konuşmamıştır. Abese süresinde de belirtildiği gibi 13 yıllık Mekke dönemi boyunca sürekli, gerek teke tek gerekse belli bir gruba tebliğ yapmıştır. Bu tebliğ konuşmalarının da tamamen İslam dininin temelleri olduğu açıktır. Sonradan İslam’a girecek küçük bir grubu saymazsak, bu insanların tamamı kâfir olarak ölmüşlerdir. Böylelikle peygamberimizin onlarla yaptığı diyalogların tamamı kaybolmuştur.  

Tüm bu örneklerden görüleceği üzere hiç kimse Hz. Muhammed’in dinle ilgili ağzından çıkan her sözün eksiksiz bir şekilde şu gün elimizde kayıt altında olduğunu ileri süremez. Eğer hadisler dinde delilse vah Müslümanların haline. Çünkü dinlerinin büyük bir kısmı uçup gitmişte haberleri yok. Ölmüşler de ağlayanları yok. Ancak bizim Kuran’ımız noktasından virgülüne kadar elimizde sapasağlam duruyor. Hanif dinimizde en ufak bir eksiklik bile bulunmamakta. 

7:179 İnsanlardan ve cinlerden çoğunu cehennem için yarattık. Çünkü kalpleri vardır, onunla anlamazlar. Gözleri vardır, onunla görmezler. Kulakları vardır, onunla duymazlar. İşte onlar davarlar gibidir. Hatta daha da sapkın. İşte bunlar gafillerdir.  

6- Hadislerde en temel gösterge senet metnidir. Hadis uyduran bir kişinin senet zincirini de uydurmayacağına dair nereden bir garantimiz vardır? 

7- Hadis metinlerinin büyük bir kısmı “ammi” diliyle rivayet edilmiştir. İçerisinde birçok yabancı kökenli kelimeler de mevcuttur. Peygamberimiz fasih konuşan bir Kureyşli idi. Doğal olarak bu hadislerin peygamberimize ait olmadığı açıktır. Örnek verecek olursak; şimdi ben Türkiye Türkçesi konuşuyorum. Benim ağzımdan Özbek, Kazak, Azeri lehçelerinden sözler rivayet edilirse bunun bana ait olmadığı barizdir. Hadislerin bu durumu, Arap dili gramerinde bile ortaya çıkmaktadır. Arap dilinde, hadisler hüccet olarak kabul edilmez. Arap dilinin iki temel kaynağı vardır. Birincisi Kuran, ikincisi ise cahiliye şiirleridir. Arap dilinde bile hüccet olmayan hadisler, nasıl olur da İslam dininde kaynak olabilir? 

8- Hadislerin birçoğu mana ile mealen nakledilmiştir. Bu durum bile hadislerin “delil metin” olamayacaklarının kanıtıdır. Nakleden, anladıklarını kendi cümleleriyle kalıba dökmüştür. En optimist tabloyla bile baksak bunların, ravinin peygamberin sözlerinden anladıkları olduğunu görürüz. Yani en iyi ihtimalle bile hadisler, bunu duyan kişinin kendi şifahi meallendirmesidir.[5]  

Yezid b. Ebi Malik'ten: Ebu Derda, Resulullah’tan bir hadis rivayet edince: "Bunun gibi veya bu şekilde diyerek rivayet ederdi.[6] 

9- Sünnilerin altı Kitabı hicri 3’üncü asırda, Şiilerin dört kitabı ise 4’üncü ve 5’inci asırda kaleme alınmıştır. Bu kitaplardan önce yaşayan Müslümanlar, karanlıklarda sapık bir vaziyette mi kalmışlardı? 

10- Hadisler, birbirleriyle çelişik binlerce görüş içerirler. Bu ihtilaf, mezhepleri doğurmuştur. Böylesine çelişik vaziyette ki kitapların dinde hüccet olması akıl karı mıdır? (4:82) ayetinde açık bir şekilde belirtildiği gibi içerisinde çelişki barındıran hiçbir şey ilahi değildir. 

Ayşe’den naklen: “Resûlullah (sav) duhâ namazını dört rekât kılar. Bazen dilediği kadar arttırırdı.”  [7] 

Hz. Ayşe’den naklen: “ Ben Resûlullah (asvs) in duhâ nafilelerini kıldığını hiç görmedim. Onu ben kılıyorum...” [8]  (Müslim C.4 H.77/2052 Sönmez Neşriyat. )  

Hz. Ayşe anlatıyor: “ Resûlullah  (aleyhissalâtu vesselâm) kuşluk (duhâ) namazını her kılışında mutlaka ben de kıldım.[9] 

Sırf Kütübü Sitte’deki hadislerin çelişkilerine dair onlarca ciltlik eser yazılır. Aslında bu kitaplarda çelişki olmamasına şaşılması gerekir. Çünkü hadis uydurma sebeplerin en başında ihtilaflı görüş sahiplerinin fikirlerini desteklemek istemeleri gelmektedir. Dolayısıyla hadisler çelişkiler üzerine bina edilmiştir. Münakaşa eden grupların hepsi kendilerini haklı çıkaran hadisler uydurmuş olduklarından, bu ortaçağ ihtilafları aynen günümüze de intikal etmiştir. Yukarıda üç ayrı hadis iktibas ettik. Üçü de tamamen birbirine zıt görüşler içermektedir. Birincisi, peygamberin kuşluk namazını dört yahut dilediği oranda daha çok kıldığını belirtir. İkincisi ise peygamberin hiç duha namazı kılmadığını onu Ayşe annemizin kıldığını söyler. Üçüncü hadis ise peygamberin hep Ayşe anamızla beraber bu namazı eda ettiğini belirtir. İşin garip tarafı bu üç çelişik hadiste aynı kişiye yani Ayşe annemize nispetle rivayet edilmiştir. Gerisini siz düşünün.  

4:82 Kuran’ı incelemiyorlar mı? Eğer ALLAH’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı içerisinde birçok çelişki bulurlardı. 

11- Hadislerin akılla, mantıkla ve Kuran’la çelişen binlercesi vardır. Ve bunların çoğu Kütüb’ü Sitte’de olup senet bakımından en sahih kabul edilirler.  

Ümmü Seleme anlatıyor: “Resûlullah (as) fareye “fuveysika”[10] der ve şunu ilave ederdi: “ Ben bunu meshe (önce insanken sonra fare olmuş) uğramışlardan biliyorum. Çünkü o, kendisine (içmesi için) deve sütü konulsa onu içmez. Ama koyun sütü verilirse onu içer.” [11]  

12- Kuran, tedrici bir şekilde inmiştir. Dolayısıyla hükümleri de ancak Hz. Muhammet’in (as) ömrünün son döneminde kemale ermiştir. Bu zaman zarfında birçok yeni hükümler gelmiştir. Yani peygamberimizin yalnızca Kuran tamamlandıktan sonraki, bazı kaynaklara göre 3 ay, bazılarına göreyse 19 günlük ömründe söylediği sözler mutlak manada kâmil dini yansıtır. Örnek verecek olursak; faiz, tesettür, içki, zina cezası, savaş ve ganimet hukuku, nikâh ve boşanma prosedürleri, hac, kıble, oruç gibi. Örneğin; Talak suresi inmeden peygamberimizin muta nikâhına cevaz vermesi mümkündür. Yahut (5:90)’dan önce içki içenlere ses çıkarmamış hatta kendisi de içmiş olabilir. Nitekim hangi ayetin ne zaman indiği bile tartışmalıdır. Kaldı ki hadislerin tam manasıyla söylenmiş olduğu dönem tespit edilebilsin. Bu açıdan bakılırsa, Kuran’ın tamamlandığı ve dinin kemale erdiği (5:3) ayetinden önce söylenmiş olan tüm sözlerin geçerliliği kalkar. Geriye en iyi ihtimalle 3 aylık zaman dilimi kalır. Bu da rivayet edilen haberlerin %99’unun mesnetsiz duruma düşmesiyle sonuçlanır. 

13- Dönemlere göre hadis sayısı da bu mantıksızlığı gözler önüne sermektedir. Düz mantıkla bakarsak, peygamberimizin en çok hadisini onun çağdaşları bilmelidirler. Ve bu sayı gitgide azalan bir piramit seyri izlemelidir. Piramidin tabanında sahabe, tepesine doğru gidildikçe yeni nesiller olmalıdır. Ancak gerçek bunun tam zıddıdır. İslam tarihinde hadisler parabolik bir yapı arz ederler. Her nesil değişince bilinen hadisi sayısı şaşırtıcı bir şekilde artmıştır. Öyle ki Kütüb’ü sitte yazarları hadislerini 3 milyona yakın hadis arasından seçmişlerdir. 

Ayşe (ra) şöyle demiştir: (Ebû Huzeyfe’nin karısı) Sehle binti Süheyl Peygamber’e (as) gelerek: - Yâ Resûlullah! Azatlımız Salim’in yanıma girmesinden dolayı (kocam) Ebû Huzeyfe (bin Utbe)’nin yüzünde cidden bir hoşnutsuzluk görüyorum, dedi. Bunun üzerine Peygamber (as) (Sehle’ye:) “ Sen Sâlim’i emzir ” buyurdu. Sehle: - O, yetişkin bir adam olduğu halde ben nasıl onu emzireyim? dedi. Bunun üzerine Resûlullah (asvs) gülümsedi ve: “Ben onun yetişkin bir adam olduğunu şüphesiz biliyorum.” buyurdu. Sehle  (gidip bu işi) yaptıktan sonra Peygamber (sav)’e gelerek: Ben (Sâlim’e süt emzirdikten) sonra (kocam) Ebû Huzeyfe’nin yüzünde bir hoşnutsuzluk görmedim, dedi. Salim (Sehle’nin memesini emmeden önce ) Bedir savaşına katılmış idi.”[12]  

Müslim aynı rivayeti son cümlesi farklı olarak nakletmiştir. Koskoca adam olduğu halde onu nasıl emzireyim dedi. “Resûlullah gülümseyerek onun koskoca adam olduğunu biliyorum.” cevabını verdi.[13]  Gene Müslim’de farklı bir varyant: - Sehle; ama o saçlı sakallı (adam)dır, dedi.[14] 

Aslında bu rivayet bile tek başına her şeyi açıklamaya yeter. Hileyi şeriyenin lanetli vakıalarından biri. Kuran’da hiç belirtilmemesine rağmen sütanne ve sütkardeşler arasında mahremiyetin bulunmayacağını iddia ediyorlar. Oysaki Kuran’da süt bağı yalnızca evlenmeye engeldir. (4:23) Mahremliği gidermez. Kendi çocuğu bile olsa anne en fazla iki yaşına kadar emzirebilir. Değil ki elin saçlı sakallı adamlarını.  

Geçenlerde bir Mısır televizyonunu izliyordum. Ezher alimlerinden birisi; kadın erkeğin beraber çalışmasının caiz olmadığını, bu sıkıntıdan kadınların iş arkadaşlarını emzirerek kurtulabileceklerine dair fetva vermiş. Tabi ki bu fetva gündem olmuştu. Tartışma programları bu konuya ayrılmıştı. Bir kaç şeyh bu fetvayı savunurken, karşılarındaki hareketlerinden seküler olduğu anlaşılan sunucu, bıyık altından gülüyordu. Güler misiniz ağlar mısınız? Bilmiyorum ama bu trajikomik durum bir Müslüman olarak içimi burkmadı değil. Sonuçta orada masaya yatırılan ve gırgır konusu edilen, o densiz şeyhin fetvası ve bu hadisi uyduran alçaklar değil İslam’ın bizzat kendisiydi.


 

[1] Ebu Davut, sünen-i Ebu Davut, cihat, 15
[2] ALLAH’tan o zaman uçak, araba gibi araçlar yoktu. Yoksa bizim hadisçiler ne yapacaklardı. Denizin altındaki ateş, ateşin altındaki deniz de etkili bir hayal ürünü. Geçen derste hoca müsveddesi “hadis mucizesi” olarak bu hadisi söylediğinde gülmekten gözlerim yaşardı. Kendimi zor dışarı atabildim şaşkın bakışlar arasında. Diğer koyunlar ise pamuk ipliğindeki imanlarına kıl kadar ince bir iplik daha eklemenin sevincindeydiler.
[3] Ayetteki aklını kullanmayan, sağır ve dilsiz kelimeleri semboldür. Birinci aşama aklın kullanılmasıdır. Çünkü aklını kullanabilen herkes fıtrat dini olan Hanifliği bulacaktır. İkinci merhale aklını kullanmamışsa bile kendisine ulaşan daveti ve davetçiyi işitmeyen sağırlar, üçüncü sınıftakiler ise mesajı görmüş ancak tebliğ etmeyen dilsizlerdir. Bu üç grup otomatikman kâfir olduklarından ALLAH katında yaratılmışların en şerlileridir.
[4] Hanbel, Müsned, 111/12, H.no: 11034
[5] Kuran diyen müminleri “mealci” diye tahkir eden hadisçiler, asıl kendilerine baksınlar. Onların hadisleri, Arapça bilenler için bile en iyi ihtimalle mealdir. Ve bu meal öylesine zihinden yapılmıştır. Ayrıca hadisler de kötü de olsa Arapça kaleme alınmıştır. Bu durumda Arapça bilmeyen tüm hadisçi sünnetçiler, mealci sıfatını asıl hak edenlerdir. Hatta onlar mealin mealinin mealcisidirler. Zurnanın son deliklerinin küstahlıklarına bakın.
[6] Ebu Ya'la, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınları: 3/67
[7] Müslim, Müsâfirîn: 78, 79, (719)
[8] Müslim sahih-i Müslim, 2052
[9] Buhârî, Teheccüd: 5, 32; Müslim, Müsâfirîn: 75, 77, (717, 718); Muvatta, Kasru's-Salât: 29, (152-153); Ebû Dâvud, Salât: 301, (1292, 1293); Nesâî, Savm: 35, (4, 152)
[10] Fuveysika: fasık kelimesinin ismi tasğiridir. İsim tasğir kelimenin küçültülmesine dalalet eder. Yani fasıkçık demektir.
[11] Buhari, Bed'ü'l-Halk 15; Müslim, Zühd 62,
[12] İbn ’ i Mace, Sünen,  H.1943
[13] Müslim, sahih, 27/371
[14] Müslim, sahih, 30/373


                                                                                             DEVAMI>>>


 
  Bugün 13 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=