ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  MUHKEM AYETLER
 
MUHKEM VE MÜTEŞABİH AYETLER

 Kuran her türlü çelişkiden uzak apaçık bir kitaptır. Art niyetli olmayan, mezhepsel ve kültürel ön yargılarından arınmış hiçbir aklıselim, Kuran’ın muhkem ayetlerinden farklı manalar çıkaramaz. Böyle bir sonuç, farklı görüş sahiplerinden maksimum birinin hak, diğerlerininse batıl olduğu sonucunu doğurur. Farklı yorumlar çıkartılmayacak olan ayetlerin muhkemata dâhil olduklarını vurgulamak isterim. Müteşabihlerde ise böyle bir zorunluluk yoktur. Hatta tek bir yorumun mutlaklaştırılması Kuran’ın ruhuna aykırıdır. 

Bu konuyu algılamamız için ALLAH’ın Kuran ayetlerine vermiş olduğu iki farklı tasnif olan muhkem ve müteşabih konusunu açmamız gerekir. Muhkem; hüküm bildiren demektir. Istılahî manada inşa ve haber olarak iki değişik klasmanda değerlendirebiliriz. İnşa; ALLAH’ın amel etmemize yönelik buyruklarıdır. Tüm dinsel emir ve yasaklar bu kategoriye girerler. Şeri ilimlerden fıkha tekabül eder. Haber ise eyleme yönelik olmayıp inanç alanına temayüz eden bildirimlerdir. Duyu organlarımızla öğrenemeyip ancak ALLAH’ın bilgilendirmesiyle öğrenebileceğimiz olaylar, tarihsel kıssalar, ALLAH’ın sıfatları gibi konular haberin alanına girerler.  

Müteşabih ise “benzer manalı” anlamına gelir. Cennet ve cehennem nimetlerine dair malumatlar, dikkat çekmeye ve düşündürmeye yönelik kasem edatlarının ardından gelen cümleler, farklı boyutları anlatan sembolik hikâyelemeler vs bu kısımdadır. 

Kuran’ın apaçık olma vurgusunu böylesine dominant bir şekilde taşırken neden müteşabihleri de kullandığı sorulabilir. Ancak her kültür düzeyinden ve farklı çağlara hitap eden bir kitabın evrensel düzeydeki her okuyucusuna farklı lezzetler sunabilmesi için bu kaçınılmazdır. Şu an çoğumuzun inancını arttıran Kuran mucizelerinin tamamı bu kategori içerisindedir. Eğer yaşayan bir mucize olan Kuran, müteşabihleri kullanmamış olsaydı okuyucusuna herhangi bir tat vermeyen günümüz anayasa kitaplarından pek bir farkı kalmazdı.  

Ayrıca müteşabihler; düşünmeyi kamçılayıcı, çağrışımlar yapmayı tetikleyici ve fikirler üretmeyi coşturucu özelliktedir. Böylelikle tembel, yobaz, aklını çalıştırmayan ve pasif bir ümmet olunmasının önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Kuran, her sabah (17:78) ve akşam okunmayı emreden (73:2-7; 73:20) ve hep gündemde kalmayı arzulayan bir kitaptır. Müteşabihler, fikir jimnastiği yarattıklarından Kuran’ı hep medyatik kılar. Kuran’ın okunmasına karşıt onca kampanya yürütülmesine rağmen hala televizyonlarda Kurani konular reyting çekiyorsa bu müteşabihlerin eseridir. Dabbe, Yecüc-Mecüc, Zülkarneyn, Evrim, Hızır (Musa’nın arkadaşı) vs mevzularında olduğu gibi.  

Bu iki kelime Kuran’da zıt anlamlı olarak kullanıldığından, muhkemi “tek anlamlı”, müteşabihi ise “çok anlamlı” olarak tanımlayabiliriz. Şimdi bu iki terimi veciz bir ifadeyle ortaya koyan (3:7) ayetini meallendirerek konuyu aydınlatalım.  

3:7 O ki, sana kitabı indirdi. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir. Onlar kitabın anasıdır. Diğerleri ise müteşabihlerdir. Kalplerinde yamukluk bulunanlar, fitne çıkarmak ve keyfi yorumlarda bulunmak için onun müteşabih olanlarına uyarlar. Onun gerçek yorumunu ALLAH’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler: “O’na inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” derler. Bunu temiz akıl sahiplerinden başkası kavrayamaz.  

Ayet, önceliği muhkemlere veriyor ve kitabın anasının (temelinin) onlar olduğunu söylüyor. Demek ki İslam dininin temelleri muhkem ayetlerdir. Zamana, koşula, mekâna ve kişiye göre anlamları değişmez. Kuran’ın ilk indirildiği günden, saate[1] (kıyamet) kadar hep aynı manayı taşırlar. Apaçık ve kolaylaştırılmışlardır. Farklı sonuçlara ulaşılması mümkün değildir.[2] Böyle bir durumun söz konusu olması, doğru görüş haricindeki tüm diğer yorum sahiplerinin küfre düşmeleri demektir. Ayetin inşa yahut haber olması bu durumu değiştirmez.  

İnşa ayetlerini örneklendirecek olursak; mezheplere bölünülmemesi, (3:103-105; 6:159; 9:107; 30:32; 42:13-14)  her sabah Kuran okunması, (17:78) orucun ramazan ayında tutulması, (2:185) ALLAH’tan başkasından medet umulmaması, (1:5) namazda kıbleye yönelinmesi, (2:144) iyiliği emretmenin ve kötülükten sakındırmanın şartlığı, (3:104; 3:110; 3:114; 9:71; 22:41; 31:17) abdestin erkanları (5:6) cihad, hac, zekât ve namaz uygulamaları, hırsızın elinin kesilmesi, (5:38) zina edene 100 vuruş yapılması (24:2) vb gibi tüm fıkhi hususlar bu alana girer.  

Spekülasyonlara girmeyip en temelden misal verirsek; namaz vakitleri önemli değil cem edebilirsiniz, faiz değil tefecilik haramdır, benim kalbim temiz onun için namaz kılmam gerekli değildir, hacca gidip Arap’ı zengin edeceğine fakirlere yardım et, hırsızın elinin kesilmesi uygulaması çağdışıdır, zina edenlere recm gereklidir vs türünden iddialar, sahiplerinin İslam’la ilişiklerinin kesildiğinin göstergesidir.  

Kuran’daki haber ifadeleri ise amel etmeyip inanmamız gereken durumlardır. ALLAH’ın sıfatları, melekler, peygamberler, kitaplar, ahiret günü, (2:285-286) hayrın ALLAH’tan gelip şerrin kendi ellerimizle ettiklerimizin sonucu olduğu, (4:79) mahşer gününde tartıları ağır basanların cennete hafif gelenlerinse cehenneme girecekleri, (23:102-103) cehennemden cennete transferin söz konusu olmadığı, (2:80-82), gaybı yalnız ALLAH’ın bileceği, (3:179; 5:109; 6:50; 6:59; 7:188; 10:20; 11:31; 27:65; 34:14) ALLAH’tan başka kimsenin şefaat etme yetkisine sahip olmadığı, (39:43-44; 10:18; 2:48; 2:123; 2:254; 6:51; 6:70; 32:4) şirk üzere ölenlerin affedilmeyeceği, (4:48; 4:116) ALLAH’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfirler olduğu (5:44-47), Hz. İbrahim’in (as) ALLAH’ın dostu (Halil) olduğu, (4:125) Hz. Musa’nın (as) ALLAH’la konuştuğu, (4:164) Hz. İsa’nın (as) babasız dünyaya geldiği, (3:59) Hz. Muhammet’in (as) son peygamber olduğu (33:40) gibi hususlar muhkematın haber kısmına dâhildir.[3] 

ALLAH’ın kahhar sıfatını inkâr ederek kimseye azap etmeyeceğini söylemek, Melek diye bir şeyin olmadığı meleke demek olduğunu ifade etmek, Kuran’da ismi zikredilen herhangi bir peygamberi reddetmek, Şerrin ALLAH’tan geldiğini söylemek, Her ne kadar günah işlemiş olursa olsun ehlisünnet akidesini ya da imameti kabul edenlerin cehennemde biraz yanıp sonra cennete geçeceklerini belirtmek, Peygamberlerin, evliyaların, şeyhlerin, müneccim, astrolog ve falcıların gaybı bilebileceklerini iddia etmek, ALLAH’tan başkalarının da şefaat edebileceklerini belirtmek, ALLAH’ın indirdiğini eksik, yetersiz, anlaşılmaz, detaysız ve çağdışı değerlendirmek, Hz. İsa’nın Yusuf adındaki bir adamın oğlu olduğunu, Hz. Muhammet’in son peygamber olmadığını belirtmek vb gibi yaygın savlar, savcısının ALLAH’ın ayetlerini inkâr ettiğinin apaçık kanıtıdır. İstenildiği kadar ambalajı cafcaflı teviller getirilsin.  

Bu bölgede yorum farklılıklarına mahal yoktur. Ayetler apaçıktır. Müslüman’ın yapması gereken işittik ve itaat ettik demesidir. (2:285; 5:7; 24:51; 33:36) Aksi, kişinin İslam dairesinden çıkmasını doğurur. 

Müteşabihler ise tabiri caizse kitabın süsüdür. Gerçek tevilini ancak ALLAH bilir.[4] İlimde derinleşenler, her hal ve koşulda onların ALLAH indinden olduğunu kabul ederek söz dalaşına dalmadan: “En doğrusunu ALLAH bilir.” derler. Kalpleri yamulmuş olanlarsa, müteşabih ayetlere kendi giydirdikleri kişisel yorumları mutlaklaştırarak fitne çıkarmaya çalışırlar.  

Müteşabih ayetler, üzerinde hiç yorum yapılmaması ve aslandan kaçar gibi kaçılması gereken mevzular değildir. Eğer böyle olsa idi bunların Kuran’da ne işi olurdu. Yukarıda evrensel ve her çağa hitap eden kitabımızda müteşabih ayetlerin de bulunmasının zorunluluğuna değindik. Ayette eleştirilen tipleme, müteşabihlere tabi olanlardır. Yani bu ayetlere kendi giydirdikleri yorumları mutlak addedip, tevilini sanki %100 ALLAH’ın muradı bu imiş gibi lanse etmek kınanmaktadır. İlim sahipleri eğer bu cümleler kendisinde bir çağrışım yapıyorsa görüşünü beyan eder. Ancak, “En doğrusunu ALLAH bilir. Hepsi Rabbimiz katındandır.” diyerek tevilinde fanatikleşmez. 

Müteşabih ayetler, akidenin konusu değildir. Bu konularda pek çok görüş bulunabilir. Hatta fikir sayısının çokluğu, Müslümanların akıllarını işlettiklerinin göstergesi olacağından tercihe de şayandır. Ayetin lafzı inkâr edilmediği sürece, kişi tüm yorumları kalbine ve mantığına yatmadığı gerekçesiyle ret yahut kabul edebilir. Örneğin “Alak” kelimesinin “embriyo” olduğuna kimsenin inanması farz değildir. Ya da “Tarık” kelimesinin “Pulsarlar” olduğuna. Gene Alak’ın kan pıhtısı, Tarık’ın da sabahyıldızı olduğunu dayatmanın da âlemi yoktur.  Yahut piyasada dolaşan pek çok çakma “Kuran mucizeleri” oluşturmak adına yapılan zorlama yorumlara kimsenin inanmak gibi bir yükümlülüğü bulunmamaktır.  

Ne yazık ki önümüzde bulduğumuz gelenek, bu mevzuda tam aksi bir istikamette yol almıştır. Pek çok müteşabih ayet, muhkem gibi kabul edilerek yapılan bir yorum mutlaklaştırılmış, diğer tarafta ise ihtilafın olmaması gerektiği muhkematta, ise sanki müteşabihlermiş gibi davranılarak yüzlerce farklı tevil ortaya atılmıştır.  

25:30 Elçi de: “Rabbim ümmetim[5] Kuran’ı terkedilmiş bıraktı.[6]” dedi.  

Bu sıra dışı durumun sebebi, peygamber efendimizin irtihalinden bir müddet sonra ortaya çıkan gayri İslami oluşumların Kuran’ı terk edilmiş bırakmalarıdır.[7] Hâlbuki hangi ayetlerin muhkem, hangilerininse müteşabih olduklarını anlamak için turnusol kâğıdına bile ihtiyaç yoktur. Apaçık olan kitabımızın hangi ayetlerinin muhkem, hangilerinin de müteşabih oldukları da apaçıktır. İnşa ve haber içermeyen her cümle doğal olarak müteşabihtir. Formül oldukça basit olmasına rağmen her konuda ihtilaf edenlerin, Kuran üzerinden mutabakata varmalarını beklemek hayal olur sanırım. Maalesef dinde pek çok kaynak metin ve otorite kabul edildiği için, her meşrep kendi verileriyle çelişen muhkem ayetleri tırpanlamaktan geri durmamıştır. Müteşabih ayetlere de kâh bu konuda bir hadis uydurularak, kâh bir mezhep büyüğünün yorumu mutlaklaştırılarak işlevinden farklı bir duruma bocalanmıştır. 

30:32 Dinlerini parçalayıp fırka fırka olan (müşriklerden olmayın)[8]. Her mezhep kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.

                                                                       DEVAMI>>>


 

[1] Kıyamet kelimesi hem dilimizde hem de günümüz Arapçasında anlam kaymasına uğramıştır. ALLAH Kuran’da üç farklı evreden bahseder. 1. saat: her şeyin yok olduğu an. Galat-ı meşhur olarak kıyamet. 2. kıyamet: her şeyin dirildiği, kıyam ettiği an.3. mahşer: herkesin hesap vermek için toplandığı an. Eğer her şeyin yok olduğu günden bahsediyorsak saat kelimesini kullanmalıyız.
[2] Vakıaya bakılarak bu söylemimizin ütopya olduğu zannedilebilir. Çünkü muhkemata dair hemen hemen her konuda her mezhebin, meşrebin, tarikatın hatta şahsın farklı çıkarımları olduğuna şahit olmaktayız. Ancak hüküm yalnız ALLAH’ın olduğu kabul edildiğinde, kişisel eksiklikler, bilgisizlikler ve önyargılardan doğan fire payı hesaba katılmazsa, Kuran’ın tüm dünyada yaşayan Müslümanları dişe dokunur bir ihtilaf ortaya çıkarmadan bir bayrak, bir hedef ve ideal altında kolaylıkla toplayabileceğini görürüz.
[3] Her birisi ayrı birer çalışma konusu olan bu örneklerin Kuran’a dair açıklamalarına ana gündemden kopmamak için bu eserimizde yer vermeyeceğiz. Dileyenler muhtelif makalelerimize bakabilirler.
[4] Her ne kadar bazı Kuran çevirilerinde ilim sahiplerinin de bilebileceği tarzından bir anlam kargaşası yaratılmak istense de bu tip çeviriler, Arap dili grameri açısından sakattır. İstisna edatı illa’dan sonra lafzı celal gelmiştir. İlimde derinleşenler ise yeni cümlenin failidir (öznesi). 
[5] Ümmetim diye çevirdiğimiz sözcük, kavmim kelimesidir. Birçok Arapça kelime de olduğu gibi kavim kelimesi de dilimize anlam kaymasına uğrayarak girmiştir. Özellikle Kuran’da geçenlerini düzeltmemiz acilen gereklidir. “Kavim” kelimesi, Arapça “toplum” demektir. Ancak Türkçedeki manası ise ırktır. Türk kavmi, İngiliz kavmi, Arap kavmi gibi. Meal ederken toplum yerine, özel olarak “İslam toplumu” manasındaki “ümmet” kelimesini tercih etmemizin nedeni; dilimizde “peygamberin kavmi” terkibinin en doğru karşılığı olarak “ümmet” kelimesinin bulunmasıdır. Bazı cahiller bu ayetten yola çıkarak yalnızca Arapların şikâyete uğrayacağını, bu ayetin Arap olmayanları ilgilendirmediğini söylüyorlar. Onlara gülüp geçiyoruz sadece
[6] Ayetteki en can alıcı kelime “mehcuur” dur. Bu kelime “hacera” (terk etti ) fiilinin isim meful kalıbındadır. Yani terkedilmiş demektir. Ve peygamberimizin bu şikâyetinin kimlere ve niçin olması da ilgi çekicidir? Bazı sünnetçi ulemanın iddia ettiği gibi bu ayet, Kuran’ı kabul etmeyen müşriklere hitap etmez. Zaten ayetteki “mehcura” kelimesi bir yerde bulunup onu terk etmek manasındadır. Yani hiç kabul etmeyip inkâr etmek manasında değildir. Doğal olarak ayette şikâyet edilenlerin Kuran’ı kabul eden müminler olduğu açıktır. Öyleyse peygamberimiz, neden kendisiyle savaşan ve her türlü işkenceyi reva görenleri değil de müminleri şikâyet ediyor? Çünkü kâfir zaten hak ettiği yeri bulacaktır. Ancak bu Müslüman görünümündeki müşrikler, mahşer gününde de bu yaptıklarına peygamberi delil getireceklerdir. Aynen Hz. İsa’yı sorguladığı gibi Rabbimiz, peygamberimizi de sorgulayacaktır. “Sen mi bunlara bana tapın dedin, sen mi benim hadislerimi din edinin dedin?” diye. Peygamberimiz de bu ayette şimdiden haber verildiği gibi cevap verecektir.
[7] Detaylı bilgi için “Ümmetim Kuran’ı terkedilmiş bıraktı.” adlı yapıtımıza bakmanızı öneririz.
[8] 31 ve 32. ayetler birbirlerinin devamı niteliğindedir. 32. ayet 31. ayetteki “la tekuunu min el müşrikiin” “müşriklerden olmayın”  tümcesinin üzerine bina edilmiştir. Parantez içi ibaremiz sadece bir önceki ayette bulunan ibareyi yalnızca hatırlatmak adınadır.
 
  Bugün 1 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=