ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Salat / Namaz
 
Salat / Namaz
 
 
 

04/06/2008
 

SALAT / NAMAZ

Farsça'da "eğilmek suretiyle saygı sunmak" anlamına gelen 'namaz' kelimesinin Arapça orijinal ifadesi 'salat'tır. Lugatler, sa-la-ve kökünden türeyen 'salat' kelimesi için, dua, istiğfar, niyaz, rica, övgü, kutsama, saygı sunma, şükretme, ardınca yürüme, bağlanma, gözetme, koruyup kollama ve destekleme anlamları vermektedirler. Ancak bütün bu lügavi manaların 'salat' kelimesinin anlamı olarak ayrı ayrı verilebilmeleri mümkün olmadığı için, burada yapılması gereken, 'kök-anlam' üzerinden hareket etmektir. Salat kelimesinin kök-anlamı ise, bir yere veya yöne doğru gitme eylemini karşılaşacak şekilde 'meyletme' veya 'yönelme'dir. 'Sa-le-ve' kökünden türeyen bütün kelimelerde bu 'ortak/sabit' anlam arandığında, lügatlerde yer alan bir çok anlamın 'salat' kelimesiyle ilgisi kurulabilecektir. Nitekim kulun Allah'tan istemesi, niyazda bulunması hali olan 'dua', kişinin önce Allah'a 'yönelmesi' ile gerçekleşir. Yardım isteme, saygı sunma, şükretme, bağışlanma talep etme, destekleme, gözetme gibi eylemler de bu ilk 'yönelme' eyleminden sonra gerçekleşirler.

Bu husus, Kur'an ayetleri titiz bir gözle incelendiğinde net olarak görülebilecektir. Kur'an'da, suçlu-günahkarların cehenneme gireceklerinin beyan edildiği ayetlerde 'sa-le-ve' kökünden türeyen kelimeler kullanılmıştır. Mealler, söz konusu ayetlerde bu kelimeyi 'girme', 'yollama', 'atılma' 'iletilme', 'gönderilme' şeklinde tercüme etmiş olsalar da, asıl mana, 'yönelme' veya 'yöneltilme'dir. Meallerin, "Kızgın ateşe girerler" (Gaşiye:4), "Alevli ateşe girecektir" (İnşikak:12), "Cehennem'e yollanırlar" (İbrahim:29, "Sonra onu cehenneme atın" (Hakka:31, "Onu cehenneme sokacağız" (Nisa:110) şeklinde tercüme ettiği ayetlerde, 'sa-le-ve' kökünden türeyen kelimeler hep 'yöneltilme' manasında kullanılmıştır (A'la:12; İsra:18; Leyl:15; Nisa:10; Sa'd:56; İnfitar:15; Yasin:64; Tur:16; Müddessir:26; Nisa:30, 56; Saffat:123; Sad:59; Mutaffifin:16; Meryem:70; Vakıa:94). Bu manayı en iyi veren pasajlardan biri Kıyamet Suresi 31 ve 32. ayetleridir. Burada hakikati yalanlayan bir kişinin vasfı anlatılırken, "ne sadaka verdi ne de yöneldi (salla); fakat yalanladı, döndü (tevella)" buyurulmaktadır. Mealler buradaki 'salla' ifadesini çoğunlukla bildik manada 'namaz kılmak' olarak tercüme etmektedirler ki bu, yanlıştır. Çünkü bu ayetteki 'salla' kelimesi, 'tevella'nın zıddı olarak kullanılmıştır ve 'tevella' yönelmeme anlamında 'geri durma', 'salla' ise "yönünü Allah'a dönme" ve gereğini yapma anlamındadır. Namaz kılma, bu manada 'yönelme'ye karşılık gelir. Bundan başka, 'sa-le-ve' fiilinin mezkur ayetlerde hep 'ateş' manasında cehennem için kullanılmış olması da, bazı lügatçileri, 'ateş' kelimesinin de fiilin kök-anlamında yer aldığı sonucuna götürmüştür ki, bu da yanlıştır. Nitekim Ragıp el-İsfehani, Müfredat'ında benzeri bir kanaati serd etmektedir. Ona göre, bu kelimenin asıl anlamı, "ateş ile tutuşturmak"tır. "Saliye bin-nar", ateşte yandı; "hiye masliyetun", o kuzuyu kızarttım demektir. Halbuki "ateşte yandı" ifadesindeki 'saliye', yanma eylemini değil, 'ateşe yöneltilme', 'ateşe sunulma' eylemine karşılık gelir. Yine "kuzuyu kızarttım" cümlesindeki 'masliyetun' de, kuzunun ateşte kızartılmasına değil, "ateşe tutulması" eylemine karşılık gelir. Her ikisinde de, 'yanma' eylemi, 'yöneltilme' ve 'iletilme' eyleminden sonra gerçekleşir.

Görüldüğü üzere, 'sa-le-ve' fiilinin doğru anlamını 'kök-anlamlılık' yöntemiyle teşhis edebilmek ve buradan hareketle, aynı fiil kökünden türetilmiş kelimeleri de doğru anlamlandırmak mümkündür. Kur'an, 121 ayette, aynı kökten türemiş 31 farklı form kullanmıştır. Bunlar, salla, yusalli, yusallu, yusallune, yusalli, salli, sallu, salate/salatu/salati, salatuke, salatehu, salatuhum/salatihim, salati, salavatu, salavatihim, musallin/musallun, musalla, tasla, yasla, yaslaha, yaslevne, yaslevneha, aslevha, salluhu, seaslihi, nuslihi, nusliihi, muslihin, sali, salu, siliyyen, tasliyehu'dur. Bütün bu kullanımlarda 'yönelme' kök-anlamı içkindir. Bu formların içerisinde en çok kullanılanlar ise, 'salat' ve 'salavat' kelimeleridir. Her ikisinin de anlam içerikleri üzerinde çokça tartışmalar yapılmış ve farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu nedenle, bu iki kelimenin 'anlam alanı'nı doğru tespit edebilmek önemlidir.

'Salat' kelimesi, esas itibarıyla 'yönelme' eyleminin çokluğunu, içtenliğini ve mutlaklığını ifade eder. Aynı mana, mesela 'zekat' kavramı için de söz konusudur. Burada 'tezkiye edilen şey' maldır ve zekatı verilmesi durumunda, malın (hakkıyla ve gereğince) temizlenmiş olduğu ifade edilmiş olur. Buna göre, 'sa-le-ve' kökünden türeyen 'salat' kelimesi, özel bir anlam kazanır ve kulun Allah'a karşı "içten yönelişini" karşılar. Kişi, namaz kıldığında, Allah'a yönelmiş olmaktadır ve bu yönelişin doğal sonucu olarak da, O'nu yüceltmekte, O'ndan yardım dilemekte, O'nu övmekte, O'na bağlanmakta ve O'ndan yardım istemektedir. İşte Kur'an'da 'salat' kelimesinin geçtiği her yerde bu manalar vardır (Taha:132; Nur:58; Ankebut:45; Cuma:9,10; Bakara:45,153,238; Nisa:43,103, Maide:58, 9; Tevbe:54, vd.). 'Musalli' (namaz kılan) de, yönelişini bu şekilde gerçekleştiren kişidir. Fakat burada önemli bir husus vardır ki o da şudur: her 'salat' (yani 'yönelme') eylemi, olumlu bir yöneliş manası taşımaz. Nitekim Enfal:35. ayette: "onların (müşriklerin) Beyt önündeki namazları (salatuhum), ıslık çalmak ve el çırpmaktan başkası değildir" denilmektedir. Bu ayet, müşriklerin ibadet kasdı ile yaptıkları yönelişlerin (salatuhum) onay alamadığını açıkça kanıtlamaktadır. 'Salat' eyleminin onay alabilmesi için, yönelişin 'ihlas'la, 'istenilen biçimde' ve bu eylemden beklenen 'sonuçları' hasıl edecek şekilde olması gerekir. İşte bu noktada bazı önemli hususlara değinmek gerekmektedir.

Bunların ilki, namazın/salat'ın bütün çağlar boyunca, Allah'ın kullarına farz kılınan bir ibadet olmasıdır (Müddessir:43; Kıyamet:31; Hacc:40; Hud:87; Meryem:31,55,59; Enbiya:73). Bütün kullardan bu 'yönelme'nin istenmesinin sebebi ise çok açıktır. Kul, ancak Allah'a yönelirse ve bu yönelmenin sonuçlarına uygun bir hayat yaşarsa, kalben mutmain olur. Çünkü bu yönelmenin olmadığı her durum, kulun Allah ile irtibatının zarar görmesi veya kopması anlamına gelecektir. Hatta bu irtibat öylesine önemlidir ki, Kur'an'ın beyanına göre, Yaratıcı, bu 'yöneliş'i sadece insanlardan değil, 'bütün varlıklar'dan istemiştir. Nitekim Nur:4. ayette şöyle buyurulmaktadır: "görmedin mi ki göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçmakta olan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedirler. Hepsi kendi salatlarını (salatehu) ve tesbihlerini hiç şüphesiz bilmiştir…"

İkincisi, bu 'yönelme'nin 'şekil' şartı ile ilgilidir. Bizler, geçmiş ümmetlerin hangi şekil şartlarını yerine getirerek namazlarını kıldıklarını bilemiyoruz. Bildiğimiz şey, onların da Allah'a yönelerek 'salat' ibadetini yerine getirdikleridir. Fakat Kur'an'ın inzal oluşundan sonra, "namazların vakitlerinin tayin edildiğini" (Nisa:103; Hud:114; İsra:78; Nur:58), rüku, sücud, kıraat gibi farzlarının Kur'an ayetleriyle sabit olduğunu (Bakara:125; Tevbe:112; Hicr:98; Hacc:26; Şuara:217,218,219, vd.) biliyoruz. Ayrıca Hz. Peygamberin 'salat' ibadetini icra ediş şeklini de sahih sünnetten biliyoruz. Buradan şu sonuç çıkar ki, 'namaz' olarak bildiğimiz 'salat' ibadeti, bir 'özel yöneliş'tir. Şekil şartları vardır ve bunlara riayet edilmelidir. Aksi taktirde, bu yönelişin beklenen sonucu hasıl etmesi mümkün olmayacaktır. Nitekim Enfal Suresi 35. ayeti, bunun açık kanıtıdır.

Fakat şekil şartının ötesinde bir de 'içerik' şartı vardır ki, bu daha da önemlidir. Çünkü 'salat' ibadetinden asıl beklenen, kulun Allah'ın istediği doğrultuda yaşamasıdır. Eğer kişi şekil şartlarını yerine getirdiği halde, kendisinden beklenen diğer sorumlulukları yerine getirmiyorsa, orada bir 'riya' (veya 'münafıklık') yahut da 'ihmal' durumu vardır. Yani kişi ya inanmadığı halde namaz kılıyordur (veya kılıyor gibi yapıyordur) yahut da namaz kılmakla kendisinden beklenen şeylerden gafildir. Nitekim Maun Suresi ilk duruma işaret etmektedir. Burada "vay o namaz kılanların (musallin) haline" denilerek, namazın şekil şartlarını getiren bazıları kınanmaktadır. Çünkü bu kişiler, namazlarından (salatihim) gafildir; ikiyüzlülük yapıp, yetim malı yemektedirler. O halde, namaz kılanın (yani Allah'a yönelmiş birinin) yerilen bu eylemleri yapmaması gerekmektedir. Aynı vurgu, Hud:87 ayetinde de vardır. Burada kavmi, Şuayb (a.s.)'a hitaben şöyle demektedir: "Senin namazın mı (salatuke), babalarımızın taptığı şeylerden, yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi emrediyor?..." Görüldüğü gibi, bu ayet, salat (yönelme) eyleminden beklenen sonucu gayet net ifade etmektedir. Çünkü eğer Şuayb (a.s) bütün varlığıyla Allah'a 'yönelmişse', o zaman elbette ki kavminin taptığı putları reddedecek ve o 'put düzeni'nin doğal sonucu olarak hasıl olan 'ekonomik adaletsizliğe' de karşı çıkacaktır. İşte bu ayette geçen 'salat' ifadesini böyle algılamak gerekir. Yoksa kavmi, Hz. Şuayb'ı şeklen namaz kılarken gördüğü için bu sözü söylemiş değildir. Burada, Hz. Şuayb'ın 'kıldığı namaz'ın işlevi ile ilgili bir husus vardır ve ayet de buna işaret etmektedir. Müddessir Suresi 43. ayette de yakıcı ateşe girecek olan suçluların: "biz namaz kılanlardan (musallin) değildik" itirafından bulundukları bildirilmekte ve dünya hayatında 'yoksula yedirmedikleri', 'boş şeylere daldıkları' ve 'ceza gününü yalanladıkları' beyan edilmektedir. Şu halde, 'musalli' olmak demek, aynı zamanda diğer ibadi veya ahlaki sorumlulukları da yerine getirmek demektir. Ankebut:45'te bu durum açıkça ifade edilmiştir. Buna göre namaz, kişiyi "hayasızlıklardan (fahşa) ve kötülüklerden (münker) alıkoyar." Eğer yapılan eylem ('yöneliş'), bu işlevini icra etmiyorsa, bir değeri yoktur. Özetle namaz, bir 'yaşam biçimi'nin kopmaz bir parçasıdır. O yaşam biçiminin bilinen adı İslam'dır ve namaz da bu yaşam biçiminin en önemli rükunlarından/ilkelerinden biridir. Nitekim En'am suresinin 162. ayeti bu gerçeği en açık şekilde ifade etmektedir: "De ki: benim namazım (salat), ibadetlerim (nüsuk), hayatım (mahya) ve ölümüm (memat) Alemlerin Rabbi olan Allah içindir."

Ayrıca, mü'min kulun Rabbine içten yönelişin ifadesi olan 'salat', sonuçlarını ancak onu 'gereğince' yerine getiren kişide gösterir. Bu nedenle namazın 'kılınması', 'dosdoğru' kılınması anlamındadır. Nitekim namaz kılmanın övüldüğü veya onu teşvik eden her yerde 'akim'us-salat' terkibi kullanılır ki, bu ayetlerde sadece 'şekil' şartlarının değil, bütün bağlantılı ameli sonuçlarının da kast edildiği açıktır (Bakara:3,43,83,110,177,277; Nisa:77,102,142,162; Maide:6,16,55; En'am: 72; A'raf:170; Tevbe:5,11,18,71; Yunus:87; Hud:114; Ra'd:22; İbrahim:31,37,40; İsra:78; Taha:14; Enbiya:73; Hacc:35,31,78; Nur:37, 56; Ankebut:45; Rum:31; Lokman:4,17; Ahzab:33; Fatır:18,29; Şura:38; Mücadele:13; Müzzemmil:20; Beyyine:5). Burada namaz ibadeti ile diğer ibadetler arasındaki ilişkinin de vurgulanması gerekmektedir. Her ne kadar, Kur'an:"namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan verirler" (Hacc:35); "namazı kılın ve O'ndan korkup-sakının" (En'am:72; "sabır ve namazla yardım isteyin" (Bakara:45,153) gibi ayetlerde, namazla birlikte, başka bir sorumluluğu da zikretmişse de, tıpkı "iman edip salih amel işleyenler" ifadesinde olduğu gibi "namaz kılan ve zekat verenler" terkibini daha sıklıkla kullanır ki, bu önemlidir (Bakara: 110, 177; Maide:12,55; Tevbe:5,11,18,71; Meryem:31,55; Hacc:41,78; Nur:56; Lokman:4; Ahzab:33; Mücadele:13; Müzzemmil:20). Buradan, ibadetlerin İslami yaşam biçiminde birbiriyle bağlantılı oldukları sonucu çıkarılabileceği gibi, namaz ve zekat ibadetlerinin 'önemi'ne dair de bir neticeye ulaşılabilir. Nitekim her iki ibadet de, İslam'ın temel şiarlarının başında sıralanmışlardır. Ancak namazın farklı bir boyutu daha vardır ki o da şudur: diğer ibadetler, yılın veya ömrün belirli zamanlarında eda edilirlerken, namaz her gün yapılan bir ibadettir. Dua, niyaz, övgü ve istiğfar boyutları itibarıyla da, bilincin sürekli canlı tutulmasını sağlayıcı bir özelliği vardır.

Namazın 'dosdoğru' kılınmasının bir diğer şartı da, onun vakitlerinde (Nisa:103), aksatılmadan, düzenli olarak (Mearic:23) ve huşu içinde ifa edilmesi (Mü'minun:2,9) gereklidir. Mü'min mazeret halleri hariç, namazında daim olan kişidir. Bugün İslam dünyasının farklı bölgelerinde görülen ve sadece Cuma ve Bayram günlerinde namaz kılma pratiği, İslam'ın değil, geleneğin ürettiği biçimlerdir ve Kur'an'ın tarif ettiği dosdoğru namaz kılma eylemine karşılık gelmemektedir.

'Sa-le-ve' kökünden türeyen 'salavat' kelimesi ise, aslında 'salat'ın (yani 'yönelme' eyleminin) çoğul ifadesidir (Mü'minun:9); ancak ifa edilen namazın sayıca çokluğu manasına da kullanılır. Bu manada, Allah'ın (Bakara:157), Resulü'nün (Tevbe:99), Meleklerin (Ahzab:56) ve kulların 'salat'ı (veya 'salavat'ı) vardır. Hatta Kur'an, ilk dönem Hıristiyanlarının ibadet ettikleri mekanlar anlamında 'kiliseler' için dahi 'salavat' kelimesini kullanmıştır (Hacc:40). Denilmiştir ki, Allah'ın salavatı, müminleri tezkiye etmesi; Peygamberin salavatı, müminlere dua etmesi; meleklerin salavatı, tıpkı insanlarınki gibi dua ve istiğfar anlamındadır. Bunlar, 'salavat'ın anlamını, tek bir noktaya hasredici yaklaşımlardır ve eksiktir. Halbuki, Allah'ın salavat'ı, kuluna yönelmesi, onu 'görüp kollaması', bağışlaması, tezkiye etmesi vb; Peygamberin salavatı, ondan kendilerine yönelmesini isteyenlerin davetine icabet edip, onların yaptıklarına onay vermesi, onlara destek olması, onların salih kişiler olduklarına şahitlik etmesi, onların bağışlanmalarını dilemesi, vb; Meleklerin salavat'ı, yöneldikleri kişinin söz ve eylemlerini tasdik etmeleri, ona destek olmaları, onun için mağfiret dilemeleri vb; kulun salavatı da, Allah'a yöneliyorsa, dua, istiğfar, övgü, niyaz; başka bir şeye yöneliyorsa, o şeyin zati özellikleriyle bağlantılı bir yöneliş eylemidir (örneğin: tasle'n-nar, ateşe yönelip, girme manasındadır). Hal böyle olunca Ahzab Suresi 56. ayetinde emir sigasıyla gelen: "ey iman edenler! Siz de ona (peygambere) salat edin ve tam bir teslimiyetle ona teslim olun" ifadesinin manası, gelenekte olduğu gibi, "dil ile salavat getirmek"ten çok farklı olmaktadır. Yani bu ayet, Hz. Peygamberin isminin anıldığı her yerde, müminlerden "salat-u selam getirmelerini ve başka bir şey yapmamalarını" istememekte, bilakis (hitabın doğrudan ve ilk muhataplarının sahabe olduğu da düşünüldüğünde) müminlerden Peygamber'e (yani O'nun davetine) yönelmelerini, O'na destek olmalarını, O'nunla birlikte cihad etmelerini vb. istemektedir. Ayetin Hz. Peygamberden sonra gelen müminlerden istediği de aynı şeydir. Bu müminler de, Hz. Peygamberin getirdiği mesaja/vahye yönelecekler; ona destek olacaklar, onun uğrunda cihad edeceklerdir. İşte müminlerin asıl 'salavat'ı budur. Elbette ki Hz. Peygamberin adı anıldığı zaman, onu gıyaben de olsa selamlamak ve onun için dua etmek de güzel bir davranıştır. Fakat bu, tabir-i caizse, gelenekte olduğu gibi, 'kuru kuruya' bir selamlama ve dua olmamalıdır. Asıl 'salavat', O'nun Kur'an'ı ahlak edinmişliğini örnek almaktır. Buradan hareketle, namazlarda okunan Tahiyyat ve Salli-Barik'lerdeki 'salli' ve 'salavat' ifadelerini doğru anlamak da mümkün olabilecektir. Bir övgü ifadesi olan, 'tahiyyat'taki 'salavatu lillah' ifadesi, ihlaslı bütün yönelişlerin Allah'a olduğunu ifade eder. "Allahumme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed" ifadesinde ise, Allah'tan Muhammed (AS)'a ve onun ümmetine yönelip, her manada onları desteklemesi, bağışlaması vb. niyazında bulunulur (ve tabii ki bu niyazın kabulü için gerekli olan diğer mükellefiyetlerin yerine getirileceği sözü verilmiş olur). Yoksa 'salli-barik'ler, asla sadece dil ile ve kolay yoldan sevap kazanma kasdıyla söylenilen cümleler değildirler.

Namazın/salat'ın 'anlam'ını yakalamanın bir diğer (ve önemli) yolu da rükünlerinin künhüne vakıf olmaktır. 'Tekbir' ile başlayıp 'selamlama' ile biten bu ibadette, kulun, kul oluşunun bütün veçheleri en net şekilde görülür. Kul, "Allahu Ekber" diyerek "en büyük" olanın huzurunda durur ('Kıyam'). Bu kulun bir nevi 'saygı duruşu'dur. Akıl ve kalp, tam bir teslimiyetle Rabbine yönelir. Ardından kul, bir tesbihat, övgü, yüceltme ve bir tasdik beyanı olan Subhaneke duasını okur. Bu duadan sonra, musalli, namazın her rekatında okunan Fatiha Suresi'ne geçer. Burada kul, önce Rabbini över; O'nun kullarına çok acıyan, merhametli bir ilah olduğunu tasdik eder ve Rahman ve Rahim sıfatıyla hayatı ve ölümü yaratanın, Ceza Günü'nde bütün insanlardan soracağının bilincinde olduğunu ikrar eder. Ve bu ikrarını, kendisiyle aynı inancı paylaşanlarla birlikte, ilahi mesajın en merkezi kavramlarından biriyle izhar eder: "yalnız sana ibadet ederiz." Evet, bu ikrar, aynı zamanda, başka mabudların, ilahların, önderlerin ve efendilerin reddidir. İkrarın devamında gelen: "yalnız Senden yardım isteriz" cümlesi de, musalli'nin, 'isteme'nin 'boyun eğmek', 'üst otorite kabul etmek', yani Rab edinmekle bağlantılı olduğunun bilincinde oluşuna delalet eder. Ve kul, ardından, "istenecek şeylerin en değerlisini" ister: "Bizi doğru yola ilet." İşte bu, musalli'nin namaz içinde Rabbinden ilk isteğidir. Kul, en değerli şeyi, en önce istemektedir. Çünkü bilmektedir ki, "bu yol" her şeyin anlamını bulduğu yoldur; ancak o yola girenler hedefe ve 'nimet'e ulaşabilirler. O yoldan uzak duranlar ise ya sapıtırlar ya da gazaba uğrarlar. Hidayet duası ile biten niyazdan sonra, kul, dilerse hakikat beyan eden (uzun-kısa) pasajları okur, dilerse vahyin dua içerikli pasajlarından okuyarak niyazına devam eder. Sonra bütün rükünler arasında söyleyeceği 'tekbir' kelimesini getirerek, Rüku'ya gider. Rüku, Rabbin (yani 'efendi'nin) önünde saygı ve itaat ifade eden muazzam bir eylemdir. Ve kul bu itaatini: "azametli Rabbimi tesbih ederim" sözleriyle gösterir. Rüku'dan kalkarken de, Rabbinin kendisini görüp-gözetlediğinin bilincinde olarak: "Allah, kendisini öveni işitir" diyerek doğrulur. Rüku'nun ardından, saygı ve itaatin zirvesi olan 'Secde' eylemi gelir. Kulun alnı, secde halinde yerdedir; burada gayet güzel bir kinaye vardır ki o da şudur: kulun başı en aşağı noktada iken, kendisi manen en yüksek mertebededir! İşte tam bu halde iken, kul, "yüce Rabbini tesbih eder." Gerçekten de, secde halindeki kul için, Rabbi 'en yüce' mertebededir. Sonra, bu zirve halinden ayrılan kul, ikrar, övgü, tesbihat, yüceltme ve tasdik içeren eylemlerini (Kıraat, Rüku ve Sücud) bir kez daha ('te'yiden') tekrar eder. Sonra oturur. Oturuş saygı içinde gerçekleşir ve kul, Tahiyyat duası ile bu hürmetini gösterir. Tahiyyat, namazın rükünleri arasında değildir; fakat güzel anlamlarla yüklü olması nedeniyle müminlerin tekrarladıkları bir duadır. Kul, burada önce Rabbini över, sonra O'nun Resulü'nü selamlar, Allah'ın rahmet ve bereketinin onun üzerine olmasını diler; ardından Allah'ın salih kullarını da selamlar ve nihayet Tevhid'e şahitlik eder. Muhammed (AS)'in Allah'ın önce kulu, sonra Resulü olduğunu ikrar eden musalli, iki rekatlı namazlarda tahiyyat'tan sonra, dilerse önce sağa sonra sola selam vererek, dilerse de 'Salli-Barik' ve 'Rabbena' dualarını okuyarak namazını bitirir. Bu dualarda da kul, Rabbine yakarışta bulunur ve O'ndan, tıpkı Hz. İbrahim'e ve aline yaptığı gibi, Hz. Muhammed'e ve aline (ümmetine) 'yönelip', yardım etmesini, onları bağışlamasını, bereketlendirmesini ister. Sonra 'Rabbena' dualarıyla, O'ndan kendisine "dünyada ve ahirette iyilik ve güzellik vermesini, Ahirette'de ateşin azabından korumasını" diler. Yetinmez; kendisinin, anne-babasının ve bütün müminlerin, Hesap Günü'nde mağfiret edilmesini niyaz eder. Nihayet sağına ve soluna (Kiramen Katibin'i ve diğer salih kulları düşünerek) selam verir ve namazdan çıkar.

Görüldüğü gibi, namaz, bir kulun Rabbine karşı "en mükemmel şekilde" yönelişinin ifadesidir. Bir ilaha, bir mabuda, bir efendiye bağlılık bundan daha kusursuz bir şekilde yapılamaz. Ve bir kulun, niyazları, yakarışları ve duaları da bundan daha samimi bir eda ile dile getirilemez. İşte bu nedenledir ki, namazı 'gereği gibi', 'dosdoğru' kılanlar, yönelmenin en asli manasıyla Allah'a yöneliyor ve kulluklarını da hakkıyla yerine getiriyorlar demektir.

Salat, öylesine kapsamlı bir 'eylem'dir ki, mü'minin Rabbine 'tek başına' yönelişini ifade ettiği gibi, Ümmet'in Rablerine topluca yönelişlerini de karşılar. Bu yönelişlerin en bilinenleri, Cuma ve Bayram Namazları'dır. Her iki namaz da, müminlerin bağımsız siyasi varlıklarının ifadesi olarak ve kendi aralarındaki meselelerini tartışıp, Allah'a bağlılıklarını bildirdikleri ibadetlerdir. Bundan başka, müminlerin, 'özel' anlarda icra ettikleri 'yöneliş'ler de vardır ki, Küsuf ve Husuf namazları, Cenaze Namazı, Şükür Namazı, Teravih Namazı ve Nafile namazlar bunlar arasındadır. Bu böyledir, çünkü mü'minin her işinde, her anında Allah'a yönelmesinden daha doğal bir şey olamaz. Mü'minler topluluğunun 'diri' bir toplum oluşunun nedeni de zaten budur.

Kaynak: İktibas Dergisi / Haziran 2007

 
  Bugün 10 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=